Saklı Kalan Tarih: 70 Yıldır Kazı Yapan Arkeologlar ve Sardis'in Dönüşü
İtiraf etmeliyim: bu yazıyı yazmadan önce Sardis diye bir yer duymamıştım.
Ve bu durum beni bir hayli şaşırttı doğrusu.
Batı Anadolu'da, yüzyıllar boyunca farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış bir antik kentten bahsediyorum. Yunanlılar, Romalılar, Bizanslılar, Osmanlılar… Hangi medeniyet gelmişse izini bırakmış. Binlerce yıllık bir tarih katmanı, sabırlı birinin onu dikkatle soymasını bekliyor adeta.
Altmış Yıllık Bir Tutku
İşte beni bu hikayeye bağlayan nokta buydu. Harvard ve Cornell üniversitelerinden oluşan arkeoloji ekibi, 1958 yılından bu yana her sene Sardis'e geri dönüyor. Her. Sene. Bunu bir düşünün.
Yetmiş yıl boyunca fırçalar, kürekler, toz toprak içinde çalışmak. Parça parça buluntuları kataloglamak, binlerce yılı kapsayan bir bulmacayı yavaş yavaş birleştirmek. Benjamin Anderson'un dediği gibi, bu kurumsal süreklilik "gerçekten önemli". Çünkü her nesil bir öncekinin üzerine koyuyor, böylece arkeolojide pek ender rastlanan bir "veri yığını" oluşuyor.
1958'de stajyer olarak gelen birinin, çalışmasının yetmiş yıl sonra hâlâ anlam taşıyacağını bilseydi ne hissederdi acaba?
Paranın Doğuşu
Ama asıl ilginç kısım henüz gelmedi. Sardis, Lidya Krallığı'nın başkentiydi. Ve bu halk, paranın mucidi.
Evet, bildiğimiz anlamda ilk madeni parayı onlar üretti. Kral Kroisos'un serveti o kadar efsanevi hale geldi ki, ismi zenginliğin simgesi oldu. "Kroisos kadar zengin" deyimi hâlâ kullanılıyor.
Bir başka ilginç nokta: Sardis, modern yapılaşmanın altında kalmadığı için antik kent hâlâ duruyor. Bugün küçücük bir köy olan yerde, MÖ 3000'lere kadar uzanan beş bin yıllık bir süreklilik izlenebiliyor. Beş bin yıl. Sadece bekliyor.
Annetta Alexandridis'in ifadesiyle, bu katmanlar bazen kazıları zorlaştırıyor çünkü "düzgün stratigrafiye (tabakalanma) sahip değiller. Birbirleriyle karışıyorlar. Ama aslında bu kesintisiz bir tarih ve bizi bu yüzden büyülüyor."
Kırık Dökük Bir Sayfa
Tabii her şey bu kadar romantik değil. Yirminci yüzyılın başında Amerikalı arkeologlar Sardis'i kazmıştı. Ve diyelim ki, günümüz standartlarıyla pek uyumlu bir yaklaşım sergilememişler.
Artemis Tapınağı ve nekropol (mezar alanı) ortaya çıkarıldı. Ama pek çok eser ya hasar gördü, ya kayboldu, ya da "yaratıcı edinim yöntemleriyle" Amerikan müzelerine ulaştı.
Metropolitan Sanat Müzesi'nde hâlâ oradan götürülmüş devasa bir sütun duruyor. Bazı eserler sonradan Türkiye'ye iade edildi. Alexandridis'in dediği gibi, Sardis "eski eser iadesi tartışmalarının ilk örneklerinden biri." Arkeolojinin mülkiyet, emanetçilik ve kimin neyi saklayacağı konusunda karmaşık bir geçmişi var.
UNESCO Neden Önemli?
Yakınlarda alınan UNESCO Dünya Mirası statüsü, ekip için sadece gurur verici bir rozet değil. Anderson'un vurguladığı gibi, uzun vadeli taahhüdün karşılığı.
Ekip yıllardır çalışmalarını "turistlere, yerel halka, her türlü kitleye anlaşılır kılmayı" önceliklendirmiş. Bu, izole bir laboratuvarda yapılan arkeoloji değil. Dünyaya, özellikle bu antik taşların gölgesinde yaşayan insanlara ait bir çalışma.
Eski tarih sadece tozlu kütüphanelerdeki akademisyenler için olmamalı. Hepimizin. O köyde her gün o kalıntıların yanından geçenlerin.
Yetmiş yıldır kazma kürek sallayan, bazen kelimenin tam anlamıyla ellerini kirleten arkeologlara, tarihçilere, mimarlara saygılar.
Bazı hikayeler uzun soluklu olmayı hak ediyor.