O Gökten Düşen Dört Bomba: Palomares Felaketi
Bir Ocak sabahı, İspanya'nın sakin bir balıkçı köyünde uyandığınızı hayal edin.
Domates yetiştiren bir çiftçisiniz. Hayatınız sade, her şey yerli yerinde. Ta ki gökyüzü yarılana, Amerikan savaş uçağının parçaları — alevler içinde, süzülerek — tarlalarınıza düşene kadar. Evinizin arkasında dev bir krater açılmış. Yakınlarda bir yerde, paraşütle sarmalanmış biçimde, insanlık tarihinin en yıkıcı silahlarından biri uzanıyor.
Bu bir felaket filmi sahnesi değil. Bu 1966 yılı, 17 Ocak, İspanya, Palomares.
Gökyüzünde Uçan Kıyamet
Önce resmi görmek lazım. Bu hikayenin büyük resmini kavramak, her şeyi çok daha rahatsız edici hale getiriyor.
Soğuk Savaş döneminde ABD ve Sovyetler Birliği, insan uygarlığını defalarca yok edecek kadar nükleer silah biriktirmişti. Buna " caydırıcılık" diyorlardı: taraflardan biri saldırsa bile, diğerinin misilleme yapacağını bilmek. İşte bu mantıkla Amerika, hidrojen bombalarıyla yüklü B-52 bombadiserlerini sürekli olarak dünya üzerinde uçuruyordu. Moskova'yı ya da başka Sovyet hedeflerini anında vurabilecek şekilde.
Buna Operasyon Chrome Dome dediler ve 1961'den 1968'e kadar sürdü.
Ama şu detayı bir düşünün: bu bombaları taşıyan uçakları — medeniyetimizi bitirebilecek silahlarla — nüfuslu bölgelerin üzerinde uçuruyorlardı. Avrupa'nın, Akdeniz'in üzerinde. Sürekli. Gökyüzünde.
17 Ocak sabahı, bu uçaklardan biri güney İspanya üzerinde rotada ilerliyordu. Yakıt ikmali gerekiyordu, bu yüzden bir KC-135 tanker uçağıyla havada kenetlendi. Havada yakıt ikmali en iyi koşullarda bile tehlikeli bir manevra. Ve o sabah, bir şeyler çok ters gitti.
İki uçak çarpıştı.
Dört Bomba, Bir Köy, Kaos
B-52 gökyüzünde parçalandı. Yedi mürettebat anında öldü. Uçak ve kargosu yere düşmeye başladı.
O kargo dört termonükleer bombaydı. Hiroşima'yı birer havai fişek gibi gösteren bombalar.
Haber askeri komutaya ulaştığında, muhtemelen oldukça panikli telefon görüşmeleri yapıldı. Bunlar sıradan bombalar değildi — her biri Hiroşima'yı yok eden silahtan yüzlerce kat daha güçlü hidrojen bombalarıydı. Ve dördü bir İspanyol balıkçı köyüne saçılmıştı.
Ama dikkat çekici olan şu: bombaların hiçbiri patlamadı. Düşmeden önce ateşlenmemişlerdi. Patlatma sistemleri çok spesifik koşullar gerektiriyordu ve şans eseri — en azından yerdekiler için — o koşullar oluşmamıştı. Patlama konvansiyoneldi, nükleer değil.
Ama bu, her şeyin yolunda olduğu anlamına gelmiyordu. Hiç de değil.
İki bomba düştükleri yerde devasa kraterler oluşturdu. Üçüncüsü bir tarlaya çakıldı. Dördüncüsü mü? Paraşütle birlikte yavaşça Akdeniz'e süzüldü. Onu izleyen yerel bir balıkçının hayatında belki de en tuhaf anı oluştu.
Tüm bunlar bir köyün yakınında, sivillerin arasında, çocukların okula gittiği bir yerde yaşandı.
Temizlik: Amerika'nın En Tehlikeli Tadilat İşi
Saatler içinde yaklaşık 1600 Amerikan askeri Palomares'e üs saldı. Bu sakin balıkçı köyü, bir anda helikopterlerle, askeri kamyonlarla, radyasyon ölçüm cihazlarıyla ve binlerce endişeli yüzle dolmuştu.
O temizlik işçilerinden biri olduğunuzu düşünün. 23 yaşındasınız, askeri polis olarak görev yapıyorsunuz. Size bir dozimetre veriyorlar, domates tarlalarına saçılmış enkazı gösteriyorlar ve "girip radyasyon tehlikesi olup olmadığını anla" diyorlar.
John Garman'ın başına gelen tam olarak buydu. The New York Times'a verdiği demeçte her şeyin "kaos" olduğunu söyledi. Enkaz her yerde. Okul bahçesinde uçak parçaları.
Askeriye sonunda yaklaşık 1400 ton kontamine toprağı ve bitki örtüsünü imha edilmek üzere Amerika Birleşik Devletleri'ne gönderdi. Bu, o tarlalara ne kadar plütonyumun yayıldığının göstergesi.
Ama en zoru? Dördüncü bombayı bulmaktı. Akdeniz'e düşen o bombayı.
Denizin Dibinde Bir Bomba İçin 81 Gün
Bu bölüm gerçekten bir macera romanından fırlamış gibi.
ABD Deniz Kuvvetleri elindeki her şeyi seferber etti. 33 gemi. 3000 personel. Ve en etkileyici olanı: Titanik enkazını keşfetmesiyle ünlenecek olan Alvin derin deniz mini denizaltısı.
Yerel balıkçı Francisco Simó Orts, bombanın paraşütle süzüldüğünü görmüştü. Gözlemleri arama alanını daraltmaya yardımcı oldu. Alvin, yaklaşık 2500 feet — neredeyse yarım mil — derinlikte, sarp bir sualtı yamacında bombayı buldu.
Kurtarma girişimi başladı. Bir kablo bağlandı. Ve sonra... kablo koptu.
Bomba bir sualtı kanyonuna doğru kaydı.
Dokuz gün daha o bombayı aradılar. O şeyin ne kadar tehlikeli olduğunu bile bile, karanlık Akdeniz derinliklerinde bir yerde durduğunu bilerek dokuz gün. Sonunda, 7 Nisan 1966'da kurtarmayı başardılar. Ezik ama sağlam. Radyasyon sızıntısı yoktu.
Kim bilir nasıl bir rahatlama olmuştur.
Gerçek Bedel: Unutulan Gaziler
İşte hikayenin beni kişisel olarak sarsan kısmı. Aslında bu bölümü kazaın kendisinden daha zor okuyorum.
O 1600 kadar gazi, kontamine toprağın içinde yürüdü, domates tarlalarında kazdı, aylarca durmaksızın çalıştı. Birçoğu hastalandı. Ciddi hastalandı. Kanser, tümörler, birdenbire ortaya çıkan garip hastalıklar.
Onlarca yıl boyunca Gazi İşleri Bakanlığı dedi ki: "Yoo, sitede radyasyon riski yoktu. Hizmetlerinizle ilgisi yok."
O gazilerden biri olduğunuzu düşünün. Ülkenize hizmet ettiniz. Gerçekten tehlikeli bir iş yaptınız — sizi kahraman yapması gereken bir iş. Ve vücudunuz çökmeye başlayınca, hizmet ettiğiniz hükümet size "kolay gelsin" dedi.
2022'ye kadar beklemesi gerekti. Kongre sonunda Palomares Gazileri Yasası'nı geçirdi ve hayatta kalan gazilere ile ailelerine sağlık hizmetleri ve maluliyet yardımı sundu. Bu adamların kimisi şimdi 80'li yaşlarında. Kimisi ise bu küçük kabulü görecek kadar yaşayamadı.
Konuşulmayan Miras
Operasyon Chrome Dome, Palomares'in hemen ardından sona erdi. Tam iki yıl sonra, bir B-52 daha Grönland'da, Thule üssü yakınlarında düştü. Bu son damla oldu. Sürekli bombardıman devriyesi askıya alındı.
Ama beni rahatsız eden şu: Soğuk Savaş'ı genellikle soyut terimlerle konuşuyoruz. Nükleer caydırıcılık. Karşılıklı kesin imha. Stratejik doktrin.
Palomares bunların hepsini çok somut, çok insani hale getiriyor.
Kendi halinde yaşayan bir İspanyol balıkçı köyü, birdenbiri global bir nükleer kabusun merkezine düşüyor. Sadece görevlerini yapan genç Amerikan askerleri, plütonyuma maruz kalıyor ve sağlık sonuçlarıyla başlarında bırakılıyor. Bombalar gökyüzünden korkunç yağmur gibi dökülüyor.
Soğuk Savaş 1991'de "bitti." Ama Palomares gazileri için, o köyün halkı için, sürekli bombardıman devriyelerinin menzilindeki herkes için hiç bitmedi aslında.
Bundan Ne Öğreniyoruz?
Dürüst olmam gerekirse, bu tür hikayeler hak ettiği ilgiyi görmüyor.
Nükleer silahlardan stratejik hesaplamalar ve jeopolitik satranç olarak bahsediyoruz. Ama Palomares bize hatırlatıyor ki bunlar fiziksel objeler. İnsanlar tarafından taşınan, insan topluluklarının üzerinde uçurulan ve bedellerini ödeyen insan temizlik ekiplerinin eline bırakılan şeyler.
Palomares'i temizleyen gaziler daha iyisini hak ediyordu. İhtiyaç duydukları anda tanınmaları gerekiyordu, çoğu artık yararlanamayacakken değil.
Ve belki de Palomares'in gerçek dersi şu: nükleer silahların gerçek bedeli megaton ve başlık sayısıyla ölçülmez. Onu taşıyan bedenlerle, kanserlerle, sessizce mahvolmuş hayatlarla ölçülür. Sadece söyleneni yapan insanların hayatlarıyla.
Bilmiyorum siz nasıl hissediyorsunuz ama bu, nükleer seçimlerimizin sonuçlarıyla hâlâ boğuşan insanlara daha fazla dikkat etmemi istiyor.
Kaynak: Popular Mechanics — https://www.popularmechanics.com/military/weapons/a71616563/palomares-incident