Görmediğin Dünya: Renkler Aslında Var mı?
Alışılmadık bir iddia ile başlayayım: o günbatımını gerçekten görüyorsun sanma.
Kaçınılmaz bir soru geliyor: ne alaka?
Şöyle düşün. Havuza serilmiş bir yaz akşamı, gökyüzünün turuncuya, pembeye büründüğünü izliyorsun. İşte tam bu anda beynin devrede. Gözlerine ulaşan fotonlar, atmosferdeki parçacıklardan sekip geliyor. Bu fotonların "renk" diye bir özelliği yok. Sadece ölçülebilir dalga boyları var. Senin "turuncu" olarak algıladığın şey, dalga boylarını anlamlı kılan beyin sürecinin ürünü.
Renk dediğimiz şey aslında felsefecilerin quale diye adlandırdığı kavramın ta kendisi. Yani sadece senin bilincinde var olan, kişisel bir duyusal deneyim. Benim "kırmızı" dediğim şeyin senin "kırmızı"nla aynı görünüp görünmediğini kanıtlayamam. Belki senin kırmızın benim mavim, ama bunu asla bilemeyiz.
Gözlerinin Çalışma Prensibi
Bir elma örneği üzerinden gidelim. O kırmızı elmayı gördüğünde ne oluyor?
Elma çoğu dalga boyunu soğuruyor, geri kalanları yansıtıyor. Yansıyan dalga boyları gözüne giriyor. Kornea bu fotonları kırıyor, mercek odaklıyor ve retinaya gönderiyor. Retinada da işler ilginçleşiyor.
Retinada kon hücreleri var. Üç tür kon hücresi ve her biri farklı dalga boylarına duyarlı: kırmızıya yakın, yeşile yakın ve maviye yakın. Beyin bu üç kon hücresinin hangi kombinasyonda ateşlendiğini okuyup renge dönüştürüyor.
Şimdi ilginç kısma gelelim: etrafında dolaşan daha bir sürü dalga boyu var ki gözlerin bunları algılayamıyor. Radyo dalgaları, mikrodalgalar, X ışınları — hepsi senin yanında ama sen onları göremezsin. Evrim sana elektromanyetik spektrumun kocaman bir kısmını görme yetisi vermemiş.
İnterneti Sarsan Elbise
Hatırlarsın, yıllar önce herkesi ikiye bölen bir elbise vardı. Kimisi beyaz ve altın rengi görüyordu, kimisi mavi ve siyah. Bu bir şaka ya da inatlaşma değildi. Biliminsanları gerçekten inceledi ve açıklaması şu oldu: beynimiz aydınlatmayı otomatik olarak telafi ediyor. Kimisi elbisenin gölgede olduğunu varsaydı (o yüzden beyaz-altın gördü), kimisi parlak ışık altında olduğunu (o yüzden mavi-siyah gördü). Aynı pikseller, tamamen farklı deneyimler.
Renk Gerçekten Var mı?
İşte burası felsefi boyutu. Cevap, "gerçek" derken neyi kastettiğine bağlı.
Dalga boyları kesinlikle gerçek. Sen bakmasan da var olmaya devam ediyorlar.
Ama renk deneyimi mi? Gün batımının zengin tonlarını, yaban çiçeklerinin canlılığını hissedişin mi? O beyninin gözlerinden gelen veriyi işleyerek yarattığı bir ürün.
Verici romanını okuyanlar bilir. Jonas renkleri ilk kez gördüğünde hiçbir çerçevesi yoktu. Her gün sen de aynı şeyi yaşıyorsun aslında: beynin senin için inşa ettiği, basitleştirilmiş bir gerçeklik versiyonunu görüyorsun.
Peki Bu Ne İşimize Yarar?
Belki hiçbir pratik faydası yok. Yine de sabah dolabından o bildiğin mavi tişörtü çıkaracaksın. Yine de rengarenk yemeklerin tadını çıkaracaksın — evet, renk tadı etkiliyor, araştırmalar bunu gösteriyor.
Ama benim için bir şey değişti. Artık her rengi kişisel, neredeyse mahrem bir şey olarak görüyorum. Işık, gözlerim ve benim benzersiz beynim arasında bir işbirliği sonucu oluşuyor.
Ve bence bu güzel bir şey. Dünyayı pasif bir şekilde aldığımızı sanıyorduk; oysa her an deneyimimizi aktif olarak yaratıyoruz.
Bir dahaki sefere gökyüzünün kızıllığını izlerken ya da bir çiçeğin canlılığına hayran kalırken şunu hatırla: sen rengi sadece gözlemlemiyorsun. Aynı zamanda üretiyorsun, beyninin içinde, anlık olarak.
Sence renklerin "uydurma" olduğunu bilmek bir şeyleri değiştiriyor mu?