markdown formatlı blog içeriği
Kolunun Çöp Olmasına İzin Vermeyen Adam
Bu hikayeyi ilk kez okuduktan sonra zihnime kazınan bir şey var: Shadrack Byfield, boynuna aldığı bir mermi yarasından sağ çıktı, yıkıcı bir İngiliz yenilgisinden sonra esaretten kurtuldu ve 1812 Savaşı'nın en kanlı gecelerinden biri olan Lundy's Lane'den sağ salim çıktı — ama onu asıl sinirlendiren bunların hiçbiri değildi.
Onu asıl sinirlendiren şey bir gübre yığınıydı.
24 yaşındaki asker, 1814 yılında Fort Erie yakınlarındaki bir çatışmada koluna bir tüfek mermisi aldığında, doktorlar uzvu dirsek altından kesmek zorunda kaldılar. Anestezi yok. Sadece ısırmak için bir deri kayış ve 19. yüzyıl savaş alanı tıbbının acımasız gerçekliği. Anlatılanlara göre, amputasyonu olağanüstü bir soğukkanlılıkla karşıladı.
Peki ameliyat bittiğinde ne oldu? Kesilen kolu, hiç tazmin edilmeden bir çöp yığınının üzerine atıldı.
Sizi bilmem ama ben bu detayı neredeyse katlanılmaz buluyorum. İnsanın içine işleyen bir yanı var; o sıradanlık, bu adamın bir parçasının öylece... kenara atılmış olması.
Bunun üzerine Byfield bir şeyler yaptı. Kolunu o gübre yığınından geri aldı ve birkaç tahtadan ona kaba bir tabut yaptı. Çivileriyle birlikte. Ve ona bir cenaze töreni düzenledi.
Amputasyonda Bile Sınıf Farkı
Hikayenin asıl ilginçleştiği ve çok daha sinir bozucu hale geldiği yer burası.
Savaşta bir uzvunu kaybeden tek asker Byfield değildi. 19. yüzyıl savaşlarında amputasyonlar korkunç derecede yaygındı. Ancak kesilen uzuvların nasıl muamele gördüğü, tamamen o uzvun ait olduğu adamın rütbesine bağlıydı.
Subaylar mı? Kaybettikleri uzuvlar düzgün bir şekilde gömülürdü. Hatta bazıları ürpertici turistik cazibe merkezlerine bile dönüşürdü. En ünlü örnek, Waterloo'da bir top mermisiyle bacağı neredeyse kopma noktasına gelen Henry William Paget'tir (daha sonra Lord Uxbridge). Bacağı daha sonra özenle gömülmüş, hatta kendi mezar taşı bile yapılmıştı. Turistler gerçekten de onu ziyaret ederdi.
Byfield gibi erler mi? Onların uzuvları gübre yığınlarında son bulurdu. Sadece çöp.
Bunun psikolojik ağırlığını hayal edebiliyor musunuz? Bir savaştan sağ çıkıyorsunuz, kendinizden bir parça kaybediyorsunuz ve toplum, sizden geriye kalan parçaya da çöp gibi davranıyor. Byfield'ın, kolunu çöpe atan tıbbi görevliye fiziksel olarak saldırmak istediği söyleniyor. Onu suçlayabileceğimi sanmıyorum.
Tüm bu eşitsizlik, zaten kanayan bir yaraya tuz basmak gibi hissettirmiş olmalı.
Efsane vs. İnsan
Shadrack Byfield hakkında okumaya başladığımdan beri kafamı kurcalayan şey şu: Son bir yüzyıl içinde neredeyse efsanevi bir figür haline geldi. Müzelerde onun hakkında sergiler var. Belgesellerde ona yer veriliyor. Kitaplar onu, imkansız zorlukların üstesinden gelen, metanetli ve şikayet etmeyen bir gazi olarak betimliyor.
Peki ya bu imaj? Çoğunlukla 1840 yılında yayınlanan ilk anılarına dayanıyor. Kendisini görevine sadık, kahraman ve dirençli olarak sunduğu o anılar.
Ancak tarihçiler yakın zamanda 1851 yılında yayınlanan ikinci anılarını gün yüzüne çıkardılar — ve bu tamamen farklı bir hikaye.
Bu otobiyografide Byfield, 19. yüzyıl İngilteresi'nde engelli bir gazi olmanın o gösterişsiz gerçekliğinin perdesini aralıyor. Maddi zorluklardan, hak ettiği emekli maaşını alamamaktan, engelli insanlara karşı çok az sabrı olan bir toplumda tek kolla iş bulmaya çalışmanın utancından açıkça bahsediyor.
Hatta kahramanca anlatıma uymayan şeyleri bile itiraf ediyor. İlk anılarında yağmacılığı ve firar etmeyi yeriyor. Peki ya ikincisinde? Diğer askerlerle birlikte yağma yapmak için kamptan gizlice çıktığını itiraf ediyor.
Ve zihnime kazınan bir başka detay daha var: İlk anılarında amputasyonunu olağanüstü bir cesaret örneği olarak tanımlamıştı — göz bandı yok, irkilme yok. Daha sonraki yazılarında ise merminin çarptığı yerde "şiddetli romatizmal ağrılardan" şikayet ediyor.
Gerçek, efsaneden daha karmaşık. Daha insani. Dürüst olmak gerekirse, daha bağ kurulabilir.
Bu Hikaye Neden Şimdi Önemli?
Byfield'ın hikayesini düşünmeye devam ediyorum ve beni en çok etkileyen şey sadece savaş alanı draması ya da gübre yığınının yarattığı aşağılanma hissi değil. Onu kendi hayatının iki farklı versiyonunu yazmaya mecbur bırakmış olması.
İlk versiyon onu iyi gösteriyordu. İkinci versiyon ise gerçeği anlatıyordu — hatta gerçek, onu daha az kahraman, daha az asil, daha çok mücadele eden, hayal kırıklığına uğramış ve öfkeli gösterse bile.
Bunda derinden insani bir şey var. Hepimiz bir dereceye kadar bunu yapıyoruz, değil mi? Hikayelerimizi kurguluyoruz. İnsanların görmesini istediğimiz versiyonumuzu sunuyoruz.
Ancak Byfield sonunda mitoloji yerine dürüstlüğü seçti. Ve o ikinci anı —tarihçilerin şimdi daha dikkatli bir şekilde incelediği o "gizli" anı— bize ilkinin sunamadığı bir şeyi veriyor: Viktorya dönemi İngilteresi'nde işçi sınıfından engelli gaziler için hayatın gerçekte nasıl olduğuna dair gerçek bir bakış.
Bir efsane değil. Bir insan.
Daha İyisini Hak Eden Kol
Bazen o el yapımı tabutu düşünüyorum. Çivilerle birleştirilmiş tahtaları. İçine, sanki çok önemli bir şeymiş gibi yerleştirilmiş o kolu. Zaten olması gerekenden fazlasına hayatta kalmış bir adamın bir parçası için düzenlenen o küçük cenazeyi.
Kesilmiş bir uzva düzgün bir cenaze töreni yapmak tuhaf görünebilir. Ama bence hiç de tuhaf değildi.
Bu, bir onur gösterisiydi. Kimsenin —hayatını kurtaran askeri tıbbi sistem bile olsa— ona harcanabilir bir eşya gibi davranmasına izin vermemenin bir yoluydu.
Bir bakıma Byfield, koluna hayatının geri kalanında savaşmak zorunda kalacağını bildiği o saygıyı gösteriyordu.
Ve dürüst olmak gerekirse? Bence bu oldukça olağanüstü.
Kaynak: Popular Mechanics - A Soldier Buried His Severed Arm. A Hidden Memoir Reveals Why.